ABD’de doğum oranlarındaki düşüşün nedeni iPhone! - 2026/22
Brüksel'den bildiriyorum: son gelişmeler, Elon Musk'ın doğumgünü
Global İşler+ No.247 — 2026/22
Merhaba! Ben Ussal Şahbaz. Son iki haftada aramıza katılan 6 okurumuza hoş geldiniz diyorum! Böylece her hafta 10.947 okurumuzla buluşuyoruz.
Son aylarda, gelişmiş ülkelerin hepsinde en çok konuşulan konu neden doğum oranlarının düştüğü. Ekonomik sıkıntılardan, kadınların veya erkeklerin değişen cinsiyet rollerine kadar türlü türlü sebep ileri sürülüyor. Oysa sebep iPhone’muş! Çok ilginç bir ekonometrik çalışma ilk içeriğimiz.
Bu hafta Brüksel’deydim. O yüzden Avrupa ile ilgili iki içeriğimiz var: Birincisi, sibergüvelik standartlarıyla ilgili. İkincisi, ülkemizin geleceğini en çok ilgilendiren konulardan biri olduğuna inandığım Made in Europe tasarısıyla ilgili yeni bilgiler içeren köşe yazım.
Sonda da sürpriz bir içerik var! İyi okumalar!
ABD’de doğum oranlarındaki düşüşün faili bulundu: iPhone!
🔬 Haftanın Araştırması
Son aylarda herkesin dilinden düşmeyen konu: doğum oranındaki düşüş! Bu durum sadece Türkiye'ye has bir olgu değil, dünyada da böyle.
Türkiye’de sosyal medya platformlarında süregiden tartışmalara bakarsanız, doğum oranlarındaki düşüşün başlıca nedeni ailelerin çocuk büyütmek için yeterli ekonomik refaha/güvenliğe sahip olmaması.
Fakat bu görüşün arkasında bir bilimsel bulgu yok. Eğer çocuk sahibi olmakla zenginlik arasında pozitif bir ilişki olsaydı, dünyada doğum oranının en yüksek olduğu ülkeler, insanların kulübede yaşadığı Mali ve Çad gibi yerler olmazdı.
Daha önce köşemde yazdığım gibi, doğum oranının düşmesinin ardındaki nedenler epey karmaşık. Ancak geçen gün ABD’nin en prestijli ekonomik araştırma kuruluşlarından biri olan NBER’de yayımlanan bir araştırma, bu konuda yeni bir sorumluya daha işaret ediyor.
ABD’de doğum oranlarının 2007’den itibaren birden düşmeye başlamasını inceleyen araştırmaya göre, 2007-2011 arasındaki düşüşün %20-35’inin müsebbibi iPhone!
Aşağıdaki görselde siyahla verilen doğru ABD’deki doğum oranlarındaki düşüşü gösterirken, mavi renkli grafik, karşı olgusal bir biçimde (counterfactual), iPhone olmasaydı nüfus artışının nasıl olacağını modelliyor.

Ekonometri literatüründe bu araştırmalarda nedensellik tespit etmek hep zordur. Çünkü, acaba iPhone kullanımı artınca mı doğum oranları düşüyor, yoksa belki çocuğu olmayan kişiler daha çok iPhone mu kullanıyor? Yoksa ikisini de etkileyen ortak bir neden mi var?
Bu problemi çözmek için araştırmacılar güzel bir yol bulmuş. ABD’de iPhone 2007’de piyasaya sürüldüğünde yalnızca AT&T sim kartlarıyla çalışıyordu. AT&T’nin 3G altyapısı da her yerde yoktu. Aşağıdaki haritada ABD’de AT&T altyapısının ilçe bazında gelişimi görülüyor.
Araştırmacılar da tamamen dışsal bir değişken olan AT&T altyapısını iPhone sahipliği yerine ölçümlerde kullanmışlar. Bakın neler çıkıyor:
Buna göre, 3G altyapısının yer aldığı bölgelerde nüfus artış hızındaki yavaşlama, olmayan bölgelere göre daha yüksek çıkmış.
Bazı okurlarımız bu iki veri arasında korelasyonun bir nedensellik ilişkisi oluşturmayacağını da söyleyebilir. Ama yine de ortaya çıkan korelasyon oldukça dikkat çekici.
Avrupa’nın kafa karışıklığı ve siber güvenlik ekosisteminin geleceği
📅 Etkinlikler
24 Haziran’da Brüksel’de Avrupa Siber Güvenlik Kurumu’nun 10. Yıl etkinliği vardı. Bu kurum, Avrupa’nın siber güvenlik dayanıklılığını ve stratejik özerkliğini geliştirmek amacıyla 2016 yılında kurulmuş. Kâr amacı gütmeyen, kamu-özel sektör ortaklığının iyi bir örneği. 30 farklı ülkeden 300’den fazla üyeye sahip bir konfederasyon.
Avrupa Komisyonu da kurumun sözleşmeli ortaklarından biri.
Kurumun üç temel amacı var: siber güvenlik alanında özel sektör ve kamu arasında bir platform vazifesi görmek; siber güvenlik alanında Avrupa pazarının büyümesini desteklemek ve bu alanda politika geliştirmek.
Toplantıya katılan değerli dostum Yaşar Tekdemir’in paylaştığı notlar, benim de yaptığım bazı ufak eklemelerle, Avrupa’nın içinde bulunduğu duruma dair oldukça iyi bir çerçeve çiziyor:
AB bugün önemli bir stratejik açmazla karşı karşıya; bir yandan güvenliği (security), dijital dayanıklılığı (digital resilience) ve ekonomik rekabet gücünü (competitiveness) artırmak istiyor; diğer yandan da tüm bunları yaparken demokratik değerleri, açık piyasa düzenini ve kamu maliyesi üzerindeki yükü korumaya çalışıyor.
Çin’in merkezi karar alma kapasitesi ve ABD’nin ölçek, sermaye ve teknoloji yatırımı alanındaki avantajları karşısında Avrupa’nın işi kolay görünmüyor.
Arzu edilen siber güvenlik ekosisteminin ciddi bir maliyeti var. Üstelik Avrupa’daki parçalı pazar yapısı, farklı ulusal öncelikler ve ölçek sorunu bu maliyeti daha da artırıyor.
Bu noktada temel soru şu: Siber güvenlik ekosistemi yalnızca piyasa koşullarına bırakılarak mı gelişecek, yoksa kamu desteği ve stratejik sanayi politikasıyla mı belirli bir eşiğe taşınacak? Tabii, her iki yolun da maliyeti ve riski var:
Piyasa koşulları yüksek maliyet ve yavaş ölçeklenme anlamına gelebilir.
Kamu desteği doğru tasarlanmadığında verimsizlik, parçalanma ve başarı garantisi olmayan projeler ortaya çıkabilir.
Bu iki yaklaşımın sahip olduğu avantaj ve riskler, Avrupa’da devam eden bir kafa karışıklığına neden olurken, güçlü bir siyasi iradenin eksikliği Birlik’in sürekli patinaj çekmesine yol açıyor.
Bu durumda Avrupa’nın sadece siber güvenlik ekosistemini değil; sanayi politikalarını, rekabet politikasını, dijital egemenlik tartışmalarını ve genel teknoloji ekosistemine yaklaşımını da doğrudan etkiliyor.
Brüksel’in bu çıkmaza bulduğu çözüm ise daha fazla düzenleme yapmak. Ancak, bu durum rekabetçilik anlamında Avrupa’nın lehine bir durum inşa etmek yerine son dönemde uyum maliyetlerini artırarak oldukça karmaşık bir yapı ortaya çıkarıyor.
COP31 ve Avrupa’nın yeni vatandaşlık tanımı Made in Europe
🖊 Global İşler Köşesi
Bu hafta Kuzeybatı Avrupa’da görülmemiş bir sıcak hava dalgası yaşandı. Ben de Brüksel’deydim. Aslında 35 derece bizim için aşırı sıcak sayılmaz, ama altyapı bu sıcağa göre olmadığından pek çekilmiyor.
Neredeyse hiçbir yerde klima yok. Eskiden buralar serin diye klima taktırmıyorlar sanırdım. “Artık iklim değişti, klima taktırmayı düşünmüyor musunuz?” diye sorunca, “Enerji tüketimini azaltarak çevreyi koruyoruz” cevabını aldım.
Brüksel’den önce de Londra’daydım. Burada, COP Başkanı Sayın Murat Kurum ve TOBB Başkanı Sayın Rifat Hisarcıklıoğlu’nun katılımlarıyla Kasım ayında Antalya’da yapılacak COP31 zirvesinin iş dünyası ayağının açılışı yapıldı. Londra’daki yuvarlak masa toplantısında küresel iş dünyası liderleriyle, iklim değişikliğiyle mücadele sürecinde iş dünyasının karşı karşıya kaldığı riskleri tartıştık.
En önemli risklerden biri, Avrupa Birliği’nin (AB) iklim politikası adı altında sınırda karbon vergisinden ürün yerelleştirmesine kadar pek çok korumacı politika icat etmesi.
AB, çevre, teknoloji ve güvenlik söylemleri üzerinden yeni bir “ekonomik vatandaşlık tanımı” yapıyor. “Made in Europe” ise bunun son halkası. Türkiye açısından da bu önemli bir risk.
Made in Europe hakkında birçok belirsizlik var: Mesela, çevreye dair korumacı düzenlemelerle Made in Europe’un kesişiminde ne olacak? Diyelim ki elektrikli araç Türkiye’de üretilince Avrupa malı olarak kabul gördü, peki üretimde kullanılan çeliğin karbon emisyonu yüksekse ne olacak? Şirket filoları veya askeri araçlar farklı menşe kurallarına tâbi olabilir mi?
Parlamento ve Konsey daha detaylı bir kanun hazırlamak isterse, uzlaşma 2027’ye sarkabilir. Bu belirsizlikler doğrudan Türkiye’yi de ilgilendiriyor:
Made in Europe konusundaki müzakerelerde bir virgül farklı yere konulursa otomotiv yan sanayi, rüzgâr türbini gibi kritik sanayilerimiz Avrupa pazarının dışında kalabileceğini daha önce yazmıştım.
Avrupa siyaseti içinde bulunduğu çıkmazı aşmak için artık sadece kimin değil, hangi ürünün de Avrupalı olduğunun sınırını yeniden çizerken pek bir şey yapmıyoruz. Acilen, Türkiye’den tek bir kişinin bile adının geçmeyeceği, bir gerilla kampanya yapmalıyız.
Ne yazık ki böyle bir kampanyayı örgütleyecek kapasitemiz yok. Şirketlerimiz elini cebine atmaya hazır değil. Bu bize mahsus bir durum değil, bir Akdenizli alışkanlığı.
Yukarıdaki tablo bunun en güzel göstergesi. Avrupa’nın üçüncü ve dördüncü büyük ekonomileri İtalya ve İspanya, Avrupa’da iş lobi yapmaya gelince ne yazık ki oldukça gerilerde.
Ama bu konuda Türkiye, İspanya ve İtalya’nın sahip olduğu lükse sahip değil. AB üyesi olmadığımız için ve en büyük ihracat pazarımız da Avrupa olduğundan şimdi gerekli adımları atmazsak bunun maliyeti çok daha büyük olacak.
Avrupa’nın içinde bulunduğu çıkmazı, Made in Europe konusunu ve daha fazlasını bu hafta Ekonomi Gazetesi’ndeki köşemde değerlendirdim.
Elon 55 yaşında
🗞️ Haftanın Haberi
28 Haziran, dünyanın en zengin insanı ve asrımızın en önemli dahilerinden Elon Musk’ın doğum günü! Bu vesileyle Elon’ın doğum gününü kutlarken, meraklıları için kendisi hakkında yazdığım bazı yazıları bir kez daha paylaşmak isterim:
Elon Musk dâhi mi, soytarı mı? (5) Hükmümü açıklıyorum, 19 Haziran 2026
Elon Musk, Amerikan bürokrasisine el mi koyuyor?, 10 Şubat 2025.
Elon Musk: Dâhi mi, soytarı mı? (4), 17 Mayıs 2024.
Elon Musk: Dahi mi soytarı mı? (3), 4 Ağustos 2024.
Elon Musk: Dâhi mi, soytarı mı? (2), 29 Nisan 2022.
Elon Musk: Dâhi mi, soytarı mı?, 16 Nisan 2021.
Ama Elon Musk’la ilgili iyi bir kitap okumak isterseniz, Walter Isaacson’ın yazdığı biyografi çok iyi. Türkçesi de yayımlanmış.
Her Cuma sabahı e-posta kutunuza gelen Global İşler+ bülteninde teknoloji, toplum, politika kesişiminde dünyada olup bitenlerin Türkiye’ye yansımalarını tartışıyorum. Esas işim olan Ussal Danışmanlık isimli danışmanlık şirketimde, irili ufaklı teknoloji şirketlerine kamu ile ilişkiler konusunda hizmet veriyorum.
🐦 Twitter: Türkçe: @ussal / İngilizce: @ussalEN
🔗 Linkedin: @ussal
📝 Medium: Ussal Şahbaz
🎧 Global İşler+ Podcast: Apple, Spotify
🎙️ 4x4 Podcast: Spotify






