Global İşler+ No.251 — 2026/27
Merhaba! Ben Ussal Şahbaz. Son iki haftada aramıza katılan 21 okurumuza hoş geldiniz diyorum! Böylece her hafta 11.011 okurumuzla buluşuyoruz. Nihayet, bir süredir takıldığımız 11 bin üye tavanını geçtik! Herkese teşekkürler…
Tüm okurlarımızın 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun! Her sene olduğu gibi, 30 Ağustos vesilesiyle bültenimizde yine savunma konularına odaklanan bir içerik sizleri bekliyor. İlk olarak ABD’nin bu ay yayımladığı Ulusal Güvenlik, Bilim ve Teknoloji Stratejisi’ni inceleyeceğiz. Bu belgede, ülkemizdeki tartışmalara da çerçeve çizecek şekilde, son dönemde değişen askeri önceliklere dair ipuçlarını görmek mümkün.
Ardından Ağustos başında Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan Mekke Anlaşması’na bakacağız. Son olarak, yapay zekânın enerji sektöründe nasıl kullanıldığına dair güncel trendleri bulabileceğiniz bir videomuz var.
Keyifli okumalar!
ABD’nin Ulusal Güvenlik, Bilim ve Teknoloji Stratejisi’nin Türkiye’de izdüşümü
📤 Haftanın Dosyası
Beyaz Saray bu ay, ABD’nin Ulusal Güvenlik, Bilim ve Teknoloji Stratejisi’ni kamuoyu ile paylaştı.
Bu belge, Kasım ayında yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin bilim ve teknoloji alanında koyduğu hedefleri nasıl tutturabileceğine dair bir çerçeve çiziyor.
Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin yenilikçi bir ülke olarak lider pozisyonunu korumayı hedeflerken, teknolojinin Amerika’nın ekonomik ve askerî üstünlüğünün sürdürülmesi için önemini de vurguluyordu.
Bu ay yayımlanan Ulusal Güvenlik, Bilim ve Teknoloji Stratejisi de yukarıdaki hedeflere ulaşmak için öncelikleri belirliyor.
Metinde odaklanmış (focused), dayanıklı (resilient), çevik (agile) ve dışarıdan istismarlara karşı güvenli (secure) bir stratejiye ihtiyaç olduğu belirtiliyor.
Daha önce İsrail örneği üzerinden, çevik bir sistem inşa edebilmek için silahlı kuvvetler ve teknoloji şirketlerinin birbirlerinin içine gömülü şekilde çalışması gerektiğini ve daha esnek çalışabilen startaplara alan açmanın önemini vurgulamıştım.
Çevik sistemlere sahip ülkeler önümüzdeki güç parametrelerini şekillendirerek birkaç adım daha öne çıkacak.
ABD, ulusal güvenlik açısından bilim ve teknoloji alanında dört sütun belirlemiş:
Tekno-stratejik rekabet: ABD’nin önümüzdeki dönemde güç projeksiyonu arayışına girişeceği birincil öncelikli alanlar deniz altı, uzay, yapay zekâ ve otonom sistemler. İkincil öneme sahip alanlar ise hava, uzun menzilli saldırma kapasitesi ve C5ISR (bütünleşik komuta, kontrol ve bilgi sistemleri mimarisi).
Teknolojik dayanıklılık: Bu alanda kuantum enformasyon teknolojileri, biyoteknoloji ve yapay zekâ başlıca dönüştürücü teknolojiler olarak sıralanmış.
İnovasyon süreçlerini hızlandırmak: Yenilikçilerin (innovators) teşvik edilmesi, regülasyonların sadeleştirilmesi ve kamunun satın alma süreçlerinin hızlandırılması ana hedefler olarak vurgulanmış.
Bilim ve teknoloji ekosisteminin korunması: ABD’nin kritik teknolojilerinin yabancı hasımlara karşı korunması ana hedefler arasında yer alıyor. Bunun için ihracat kontrolleri ve veri transferi konularındaki denetimler gözden geçirilecek. Ayrıca İHA ve füze satışlarındaki kısıtlamalar gevşetilecek.
Belgenin vurguladığı bir diğer önemli konu, ABD’nin müttefiklerinin ve ortaklarının imkân ve kabiliyetlerinin desteklenerek bunun bir güç çarpanına dönüştürülmesi. Zira, Ukrayna ve Körfez’deki çatışmalar, tek bir merkezde üretim yerine birden fazla ülkede üretimin tedarik zincirlerinin daha hızlı çalışması ve riskin azaltılması açısından önemini ortaya koydu.
Bunun için müttefiklerle, yapay zekâ, nükleer enerji, kuantum, gelişmiş iletişim teknolojileri ile konumlandırma, navigasyon ve zamanlama teknolojileri gibi alanlarda yürütülen işbirliklerinin genişletilmesi hedeflenirken, ABD’nin hasımlarının ise bu teknolojilere erişiminin engellenmesi amaçlanıyor. (bkz. NATO’da varız, dolar ve silikon ittifaklarında yokuz)
Strateji belgesinin sonunda kritik ve yükselen teknolojilere dair bir liste de yer alıyor. Bu liste, önümüzdeki dönemde teknoloji ve bilim alanındaki rekabetin hangi alanlarda derinleşeceğine dair önemli ipuçları sunuyor.
Öte yandan, Ukrayna ve Körfez’de devam eden çatışmaların savunma teknolojileri ekonomisi ve askeri doktrinlerin dönüşümü üzerinde yarattığı etkinin de yansımalarını bu belgede görmek mümkün.
Ukrayna, son dönemde hızlandırdığı İHA saldırılarıyla Rusya’daki kritik enerji altyapısını hedef alırken, bu durum hem Rus ekonomisini hem de Rusya’daki toplumsal dinamikleri doğrudan etkilemeye başladı. Ukrayna bu teknoloji sayesinde Sibirya’nın içlerine kadar uzanabilmekte.
Bu saldırılar, Ukrayna’daki İHA teknolojisinin 2022’den sonra nasıl bir seviyeye geldiğini de gösteriyor. Ancak, bu gelişme yukarıda bahsetmiş olduğum çevik bir ekosistemin ürünü. Aşağıdaki tablo, Savunma Bakanlığı ile özel sektörün nasıl iç içe geçen bir çalışma sistematiği geliştirdiğini gösteriyor.
Özel sektör, sahadaki ihtiyaçlara göre ürünlerini hızla geliştirirken test ve değerlendirme süreçlerini de eşgüdüm içinde iyileştiriyor. Ama bu süreçte belki de en önemlisi satın alma süreçlerinin ademi merkeziyetçi bir şekilde dönüşüme uğraması. Savaşın bir sonucu olarak satın alma kararları tugay seviyesinde verilebiliyor. Her tuğgeneralin kendi bütçesi var ve istediği ürünü alabiliyor. Bu da daha hızlı alım ve AR-GE sürecinde daha hızlı kaynak aktarımına imkân sağlıyor.

Foreign Affairs’te yayımlanan bir başka makalede ise Rusya’nın 6-8 kişilik askeri timler yerine 2024’ten bu yana 1 veya 2 askerle sızma operasyonları yapmaya başladığı, İHA’lar sayesinde bu askerlerin yönlendirildiği ve daha az sayıya rağmen küçük gruplara karşı başarılı olabildikleri belirtiliyor. Ayrıca Ruslar seyir ve balistik füzelerin yanı sıra her sene milyonlarca taktik İHA üretmeye başlamış durumda.
Körfez’deki savaşta ise saldırı amaçlı füze sistemleri ve İHA’ların hava savunma sistemlerine karşı maliyet-fayda analizleri öne çıkarken, ABD’nin yeni doktrininde bu sistemlere dair vurgunun olması da şaşırtıcı değil.
Peki, tüm bunlar Türkiye açısından ne anlam ifade ediyor? Yukarıda özetlediğimiz metin, Temmuz ayında Ankara’da gerçekleşen NATO Zirvesi’nde müttefiklerin üzerinde durduğu konularla ciddi paralellikler taşıyor.
Ama daha da önemlisi, bu metin dünyanın teknoloji alanında alt kümelere ayrılmasının önemli bir vesikası niteliğinde. Bu kümelenme Soğuk Savaş sonrasında yeni kamplaşma risklerini de beraberinde getiriyor.
Daha önce, Türkiye’nin bu kümelenmelere karşı nasıl hareket edeceğine karar vermeden önce ne olmadığını bilmesi gerektiğini söylemiştim.
Birincisi, dünyada kural koyabilecek ölçekte bir ekonomi değiliz. İkincisi, üniversitelerimiz ve araştırma altyapımız küresel ölçekte teknoloji geliştirecek kadar kuvvetli değil.
Buna mukabil avantajlarımız da var: Girişimcilik becerimiz ve istikrarsız ortamda iş yapabilme kapasitemiz Batı’ya kıyasla oldukça yüksek. Ayrıca, Batı bloğunun içerisinde yer aldığımız için siyasi, kültürel ve ekonomik alanlarda oldukça geniş bir ilişki yelpazesine sahibiz. Bu sayede de bağımsız davranabilecek, çoklu diplomatik ve teknolojik ilişkiler kurabilecek kapasitedeyiz.
Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye Mekke Anlaşması’nı imzaladı
🧐Fikri Takip
7 Ağustos’ta Mekke’de Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin devlet başkanları Mekke Anlaşması’nı imzaladı. Bu üç ülke arasında bir savunma paktı olan bu anlaşmaya göre bir ülkeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılıyor. Bu yönüyle 1952’de imzalanan NATO Antlaşması ile benzerlikleri var.
31 üyenin bulunduğu ve 1949 yılında kurulan NATO, kurumsallaşmış; caydırıcı gücü yüksek, üye ülkelerin eşgüdüm içinde hareket etme konusunda yüksek kapasiteye sahip bir yapı. Özellikle Soğuk Savaş sonrasında nükleer ve konvansiyonel askeri tehditlerin ötesinde teknolojik, bilimsel ve iktisadi konuların da NATO’nun gündeminde önemli yer tuttuğunu not etmeli.
Bu açıdan Mekke Anlaşması daha yolun başında. Asıl sınav kurumsallaşma ve büyük ihtimalle genişleme sürecinde verilecek.
Öte yandan, bültenimizin editörü ve Ussal Danışmanlık Araştırma Direktörü Hasan Selim Özertem’e göre bu anlaşma, bölgede yükselen belirsizliklere karşı riskleri azaltma arayışı. Türkiye’nin 2010’ların ortasından beri üzerinde çalıştığı bu anlaşmanın, ABD’nin Çin’in yükselişi karşısında bölgedeki varlığını gözden geçirdiği bir dönemde imzalanması bu açıdan tesadüf değil. Aynı zamanda Körfez Savaşı da bu süreçte mutlaka “teşvik edici” bir rol oynamıştır.
Anlaşmanın ardından Türk yetkililer, ittifaka Mısır’ın katılmasını beklediklerini belirten değerlendirmelerde bulundu.
Daha önce Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır’ın yakınlaşmasını, orta güçler yerine severek kullandığım hakiki devletler kavramı çerçevesinde ele almıştım. O zaman bu tarz ilişkilerin ya da ittifakların genelde ya bir ortak düşmana ya da bir ortak güvenlik sorununa karşı ortaya çıktığını, o gündem ortadan kalkınca da zayıfladığını söylemiştim.
Öte yandan, karşılıklı yatırım ve ekonomik iş birlikleri ile küresel arenada ticaret ve teknoloji gibi alanlarda ortak pozisyonlar geliştirilebilen ittifaklarda, üye ülkeler doğal olarak daha fazla fayda sağlayacaktır.
Bu üç ülkeye baktığımızda, Türkiye en sofistike ve en geniş ürün yelpazesine sahip sanayi üreticisi. Aynı zamanda AB ile gümrük birliğinde. Pakistan nükleer güç ve teknoloji alanında yükselen bir ülke. Suudi Arabistan zaten dünyanın enerji ve finans devlerinden biri. Yani, Mekke Anlaşması’nı imzalayan ortaklar olarak birbirini tamamlayabilecek niteliklere sahipler.
Bu açıdan, savunma paktının meseleyi daha da öteye taşıması için gerekli potansiyel var. NATO’nun İnovasyon Fonu veya DIANA programı gibi girişimler bu ittifakın üyeleri tarafından gündeme alınabilir.
Bu tarz programlar sayesinde üye ülkelerin çift kullanımlı yeni teknolojiler geliştirmesi, bu sayede iktisadi olarak da bir çekim alanına dönüşmesi mümkün.
Halihazırda NATO’nun savunma sanayii standartlarını uygulayan Türkiye, bu standartları Mekke Anlaşması ülkeleri arasında yaygınlaştırarak müttefik ülkelerin savunma sanayilerinin kendi içlerinde ve Batı ülkeleriyle daha koordineli hareket etmesini hızlandırabilir.
Yapay zekâ çağında enerjiyi kim yönetecek?
🎥 Haftanın Videosu
Enerji dönüşümü artık yalnızca daha fazla yenilenebilir kaynak üretmekten ibaret değil.
Elektrifikasyon, depolama, veri merkezleri ve yapay zekâ enerji sistemlerini daha karmaşık, daha dağıtık ve daha dinamik hâle getiriyor.
Peki, yeni dönemde enerji şirketleri yapay zekâ teknolojisini yalnızca bir verimlilik aracı olarak değil, sistemin tamamını dönüştürecek stratejik bir kaldıraç olarak nasıl kullanabilir?
Bu soruyu ve daha fazlasını, Harvard Business Review Türkiye Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turan moderasyonunda, Yaz Sohbetleri serisi çerçevesinde Zorlu Enerji Grup Başkanı değerli dostum Elif Yener ile yapay zekânın enerji sektöründe yarattığı dönüşümü konuştuk.
Bitirirken
Bu sene yaz biraz geç geldi. Bu nedenle bültenimizi iki haftada bir yayınlamaya bir süre daha devam edeceğiz!
Her Cuma sabahı e-posta kutunuza gelen Global İşler+ bülteninde teknoloji, toplum, politika kesişiminde dünyada olup bitenlerin Türkiye’ye yansımalarını tartışıyorum. Esas işim olan Ussal Danışmanlık isimli danışmanlık şirketimde, irili ufaklı teknoloji şirketlerine kamu ile ilişkiler konusunda hizmet veriyorum.
🐦 Twitter: Türkçe: @ussal / İngilizce: @ussalEN
🔗 Linkedin: @ussal
📝 Medium: Ussal Şahbaz
🎧 Global İşler+ Podcast: Apple, Spotify
🎙️ 4x4 Podcast: Spotify




